Dolunay

On iki yaşındaydı ozamanlar. Kendisinden iki yaş büyük ağabeyi, anneleri mısır imecesi yaparlarken mahalleliyle birlikte, ellerini birbirlerinin omuzlarına atmışlar, o gece bütün ihtişamıyla parlayan dolunayı seyrediyorlardı…Cafer ağabeyinin gözlerine baktı sevinçle.Onun yanında ne kadar mutlu, huzurlu ve güvende olduğunu hissetti…Sonra ağabeyi yerde bulduğu avuç içi kadar tahta parçasının bir tarafına Cevdet, diğer tarafına Cafer yazmıştı… –

“Biz sonsuza dek birbrimizi böyle sevelim emi kardeşim…Ve şu dolunay şahidimiz olsun. Ne zaman dolunay çıksa, kaç yaşında olursak olalım, yine birbirimize sarılabilelim-“demiş ve hem o tahta parçasını yanımdan hiç ayırmayacağına, hemde ne zaman dolunay çıksa omuz omuza birlikte dolunayı izleyeceklerine dair söz vermişti çocuk aklıyla kardeşi Cafer’e…

Abi demek hangi belaya düşerse düşsün, güvendiği koskoca bir dağ demekti Cafer için…Ve onunla oyunlar oynarken öyle mutluyduki. Fakat o güzel günler çok sürmedi ve Cafer karlı kış günü ateşli bir hastalığa yakalandı. O sene metrelerce kar yağmıştı köylerine. Kardan yollar kapalı olduğu için Cafer’i doktora götüremediler. Komşulardan birinin ısrarı üzerine şifalı bitkilerden bir karışım içirmişlerdi küçük çocuğa. Cafer’in ateşi düşmüş fakat kendine geldiğinde, garip hareketler yapmaya başlamıştı. Kimi “Cin çarpmış” dedi. Kimi ise, -” Aklını kaçırdı yavrucak”diye söylenmişti. Kar kalkana kadar hiçbirşey yapamadılar. Yollar açıldığında ise babası muhtar’ın arabasıyla şehre, hatahaneye götürmüştü Cafer’i. Geri döndüklerinde ise,